![]() |
| |||||||
| Kayıt ol | Yardım | Üye Listesi | Ajanda | Arama | Bugünki Mesajlar | Forumları Okundu Kabul Et |
|
| | LinkBack | Seçenekler | Arama | Stil |
| | #1 (permalink) |
| TrakyaKampüs Melankoli ![]() Üyelik tarihi: Aug 2010 Bulunduğu yer: Edirne Mesajlar: 1.391
Rep Puanı: 33
Rep Grafiği: ![]() | Kendini dolandırmak "Yalan söyleyebilen tek canlı türü insandır. Zaten bu sayede canlı kalabilmektedir." T.S. Anghut Hep büyük kentlerin birinde ve en çok da en az acıdığımız İstanbul'da caddeüstü bir evimiz olmasını diliyoruz... Kulağımızın dibinden taksiler geçsin istiyoruz. Gürültü bize anlaşılmaz, tuhaf bir güven duygusu veriyor... En çok sessizlikten korkuyoruz... Bir insanla yan yana ve uzun uzun susabilmemiz için dost olma şartı arıyoruz. Yoksa rahatsızlık veriyor bize bütün susuşmalarımız. Ve ana caddeye ne kadar yakınsak o kadar prim yapıyoruz. O oranda fazla kira ödüyoruz pencerelerini bile doğru düzgün açamadığımız, balkonlarında sadece turşu bidonlarımızın oturduğu evlere... Ve zaten hayatımızı "zamanında şurada bir ev vardı, alamadık" üzerine kurduğumuz ve hiçbir tarihi fırsatı zamanında değerlendiremediğimiz, o zaman dağ başı olan yerlerin sonra "mükemmel" caddeler haline geleceğini ongöremediğimiz için ve kaçırdığımız fırsatlar berberimizle yaptığımız geyik muhabbetlerine meze olduğu için ve hepimizi zamanında Gençlerbirliği'nden ya da Fener Genç'ten istedikleri ama biz gitmediğimiz için kendimizi dolandırmayı meslek edindik. Aramızda babası zamanında trilyoner olmayı ıskalamamış hiç kimse yok. Hepimizin aslında futbola aşırı bir ilgisi ve anormal bir yeteneği vardı ama ah o babalarımız, bizim Pele olmamızı istemediler. Ağaç yaşken eğiliyordu ve babalarımız bizi yaş odunla dövüyordu... İşte bu yüzden kendimizi dolandırmayı meslek edindik. Evlerin caddeye bakan taraflarını boyayıp arka cepheyi boşveriyoruz. Çünkü hayat caddedir ve asıl caddeden geçenlerin gördüğü önemlidir. Biri yanıhp arka plana takılmışsa zaten hayatımızın dışına çıkmıştır. Halihazırda iki boyuta ancak yetiyor dimağımız ve boyamız. Çünkü biz hayatımızı başkasının gözüyle seyrediyoruz. Dudağımız inceyse uyduruk rujla kalm-laştırıyoruz, göğüslerimiz ufaksa palavracı sutyenler takıyoruz... O sutyenlerin televizyonda açık açık reklamı yapılıyor... Alınıyor, satılıyor, takılıyor... Yani yalanın yalan olduğu açık açık ilan ediliyor. Bunu alırsanız herkesi kandırabilirsiniz deniyor. Ama gece olup da iş sevişme iklimine döndüğünde acı veya küçük gerçek kabak gibi meydana çıkıyor. Kimse kimseye göğsünü gere gere göğüslerini göstermiyor. İşte bu yüzden kendimizi dolandırmayı meslek edindik. Ankara'dan Esenboğa havaalanına giderken gecekonduları göreceksiniz, sakın şaşırmayın... Ve başkentimize gelen yabancıların ilk gördüğü manzaranın o gecekondular olduğunu düşünüp hayıflanacaksınız... Askeri cunta o İşin çaresini bulmuştu. 12 Eylül'de bütün evler beyaza boyanmıştı. Devlet toplu konut yapamıyorsa o vakit beyaza boyar! Bu kadar basittir! Çünkü beyaz her şeyi aynılaştıran nefis bir rengimizdir ve temizliği her yerde en güzel şekilde temsil etmiştir. Yani emeklilerin kuyruğuna çare bulunamazsa devlet "tek sıra" yapar... Sorun çözülmez ama en azından düzgün bir kuyruk olur... "Düzgünlük" bizim için her şeyden önemlidir. İşte bu yüzden... Örneğin siz hiç Taksim'in orta yerindeki Atatürk Kültür Merkezi binasının arka cephesini gördünüz mü ya da İstiklal Caddesi'ndeki binaların birçoğunun-kini? Sanki arka sokaklar yalnız kediler içindir. Hep yasadışı, hep boyasız, hep terkedilmiş. Çünkü daha çok insan geçer anacaddelerden... Bu yüzden kalabalığa yedirir gürültüye getiririz herbirşeyimizi... Bir şeyin gerçekten "öyle olması" önemli değildir zaten, "öyle sanılsın" yeter. İş ki dekorumuz sahici olsun. İşte bu yüzden sohbetlerimizdeki kahve tadı eksildi. Çetleşiyoruz artık. Teknolojik bir yeniliği gerici bir şekilde kullanmakta bizden iyisi azdır nasılsa. Artık geyik muhabbetlerini kahvehanede değil de son model bilgisayarlarda yapıyoruz... Olmayan bir isimle, olmayan bir yerde, olmayan bir sohbet yapıyoruz ama bunun gerçekliğine inandırıyoruz kendimizi... Oysa güneş gözlüğü bile (gözbebeklerini sakladığı için) gerçek bir tanışmaya engelken, bu sanal kandır-macaya fit oluyoruz. İşte bu yüzden kendimizi dolandırmayı meslek edindik... Hep başkalarının bozuk gözleriyle (kimi uzağı, kimi gözünün önünü göremeyen) seyrettik hayatımızı! Caddeye bakan tarafımızı parlattık da arka cephemizi baştan savdık. Misafir odalarımıza yığdık saray tipi koltuklarımızı ama bütün zamanımızı televizyon odasındaki çoktan ölmüş çekyatın üstünde zayi ettik. Hiç tanımadıklarımıza peygamber sabrı gösterdik ama en "sevdiklerimizin" en küçük kusurlarını bile bağışlamadık. Belki de, "sevdiğimizin" o küçük kusurunu örtecek ya da büyükmüş gibi gösterecek bir sutyeni yoktu ve bütün kusuru buydu. Ama biz hemen, sen bunu nasıl yaparsın, dedik... Sana yakıştıramadık... Senden ummazdık... Dostluğumuzun caddeye bakan yüzünü sık sık yıkamamız gerekiyordu. Dostlarımız bizden tavlayın sahtelikler bekliyordu. Evcil yalanlar besledik saksılarımızda..- Ve en sık söylediğimiz yalan şuydu; Biliyorsun ben dobra bir insanım... Hiç dinlemem langanadak söylerim!.. Zaten hepimiz dobrayız değil mi!.. Hep langanadak söyleriz gerçeği, karşımızdaki kim olursa olsun! Hep televizyonda belgesel yayınlansın isteriz değil mi? Tabii tabii... Bu söylediklerinize siz inanıyorsanız, sizin bir itirazınız yoksa size, benim için sorun yok... Ve işte bu yazıyı da hiçbiriniz üstünüze alınmadınız... "Öyle yapan çok" ama siz öyle yapmıyorsunuz değil mi? Çünkü kendinizi dolandırmayı meslek edindiniz! Mesleğin erbaplarından biri de bu satırların yazandır elbette. Yılmaz Erdoğan / Hijynik Aşklar ![]()
__________________ |
| | |
![]() |
|
| Seçenekler | Arama |
| Stil | |
|